Kulis röportaj

 

Yıldızlar bazen aramıza iner ver daha çok aydınlatır hayatımızı. Bize umut verirler.. Hani deriz ya, “İyi ki varsın!” Genco Erkal işte böyle özel biri. Hiç durmayan ve hep doğru zamanı gösteren saatler gibi.. Müzikli bir gösteri olan Güneşin Sofrası’nda – Nâzım ile Brecht’in oyuncuları Genco Erkal ve Tülay Günal ile buluştuk. Benim için özellikle masalsı sayılacak bu söyleşide onların, Güneşin Sofrası’na oturduk.. Işıl ışıl olduk.

Nazım Hikmet ve Bertolt Brecht nasıl bir araya geldiler, bu oyun nasıl ortaya çıktı? 

Bu iki yazar benim bütün yaşamım boyunca peşimde olan, benim de kendilerinin peşinden koştuğum iki yazar. Nâzım ile ilgili ilk oyunum 1975 yılında Kerem Gibi idi. 1972 yılında da ilk Brecht’in Analık Davası diye onun Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyununu yapmıştık. O zamandan beri bu iki yazarla ilgili çeşitli oyunlar yazdım, yönettim, oynadım, sahneye koydum. Devamlı benim hayat arkadaşım oldular bu iki yazar. Tiyatromuzun dünya görüşü, sanat anlayışına çok denk düştükleri için. Sonra Amerika’da bir turne yapılacaktı, orada bir caz kulübünde, böyle gece kulübü gibi bir yerde ama daha çok entelektüellerin gidip geldiği kulüplerde oynanmak üzere bir şey istediler benden. Ben de dedim ki, Brecht’in oyunları çok uygun bu tür bir şeye. En son Yaşamaya Dair ile Nâzım hakkında bestelenmiş bütün hemen hemen seçkin şarkıları da repertuarımıza almıştık. Bu iki yazarı bir araya getirebilir miyiz diye düşündüm ve öylelikle bir saatlik program yaptık. Washingtan’da, Chicago’da ve Newyork’ta bu tür kabare ortamında entelektüel kabare tarzında yaptık bu oyunları. Çok sevildi. Sonra bu yaz, yeni bir Açıkhava tiyatrosu nerede olabilir, düşüncesiyle araştırmalar yaparken Kadıköy Lisesi’nin bahçesindeki tarihi Mahmut Muhtar Paşa Konağı’nı gördüm. Ha, dedim burası bu iş çok uygun ortam olarak, atmosfer olarak ve birdenbire kafamda bu Amerika için yaptığımız, orada daha çok müzikal bir gösteriydi tabii. Bunu bir oyun haline getirip orada bir Açıkhava tiyatrosuna uyarlayabilir miyiz diye düşünerek çok denk düştü, çok sevildi. Biliyorsunuz işte yasaklanma, yeniden aklanma durumu oldu. Böyle her gece tıklım tıklım çünkü orada müthiş bir atmosfer var; martılar uçuşuyor, kediler bizle beraber oynuyor oyunun içinde falan.. Yapraklar, çiçekler, çok güzel bir ortamdı gerçekten. Sonra kışın bir sürü insan tabii yaz tatilindeydi, göremediler oyunu. Devam etmeyecek misiniz, devam edin, dediler. Yapacağız herhalde, dedim ama kapalı salona nasıl uyarlayacağımı da pek bilemiyordum yani oradakini aratmayan başka bir atmosfer bulmak gerekiyor. Nitekim sonradan daha çok projeksiyon, video tasarım kullanarak görselliği, orada kaybettiğimiz tarihsel dokuyu kapatmaya çalıştık. Bu da çok beğenildi. Hatta bir sürü arkadaş dedi ki, orada oyun dağılıyordu çünkü çok geniş bir mekân işte gökyüzü, yıldızlar falan.. İnsan nereye bakacağını şaşırıyor öyle bir ortamda. Burada, daha yoğun olmuş her şey belli bir sahneye kapatılınca yani söylenmek istenen sözler, şiirler, şarkılar daha doğrudan doğruya seyirciye gidiyor, daha etkili oluyor, dediler. O da iyi bir şey tabii.

              

Güneşin Sofrasında’nın tanıtımında da daha paylaşımcı ve adil bir dünyaya olan özlem diye  bahsedilmiş. Bu oyunları seyrettiğimizde, bu tarz filmleri izlediğimizde ya da bazı olaylar olduğunda içimize umut doluyor. Ne güzel birileri bir şeyler yapıyor diye ama genel olarak baktığımızda harekete geçmiyor kimse. Siz bu konuda ne söylemek istersiniz?


Böyle bir pasiflik var. Aslında şu anda Türk tarihimizin en bunalımlı dönemlerinden birini yaşıyoruz. Bir kere savaştayız her şeyden önce, yani kolay bir şey değil bu ve orta doğu gibi berbat bir bölgede savaşa sokmaya  tercih ettiler bizi. Kafalarında hiç anlayamadığımız böyle neo-Osmanlı bir takım düşlerle bir maceraya  sürüklüyorlar. Zaten güney doğumuzda yıllardır bir savaş sorunu vardı ama bu sefer başka ülkeleri de içine  katarak baya büyük bir savaşın içine girdik. Ona bağlı olarak müthiş bir başkanlık sevdası var. Onun için her şeyi yapabilecek bir gözü dönmüşlük var. Buna bağlı olarak tabii Avrupa ile ipleri koparmak var. Birdenbire bir bakıyorsunuz dolar 3,5’u geçiyor yani çok bunalımlı, her bakımdan krizli bir dönem yaşıyoruz. Burada mutlaka kuvvetli bir muhalefet gerekiyor; bunlara bir dur, diyecek kuvvet gerekiyor ve maalesef ki bu başta tabii ki  muhalefet partilerinden bekleniyor bu ama öyle bir güç yok hatta muhalefet partilerinden bir tanesi diskalifiye  edildi, hapse atıldı yöneticileri.. Öbürü de gidip bunun koltuğuna takıldı yani muhalefet mi yoksa iktidarın zaten her  zaman koltuk değneği olmuştur MHP her zaman iktidarın zor geçirebileceği şeyleri mesela başörtüsü, referandum falan gibi birçok konuda (gülüyor) politika konuşuyoruz birdenbire ister istemez ama hayat o kadar bunlarla şey ki  burayı kısa keseyim yani karşı çıkmak lâzım. CHP yetmiyor yani yaptıkları muhalefet yetmiyor. Halbuki bu  dönemde CHP’nin bayrağı alıp hepimizi peşinden sürüklemesi ve bu gidişe dur demesi lâzım, biz de koşa koşa gidelim peşinden ama maalesef çok cılız bir ses çıkıyor ve toplumda da müthiş bir vurdumduymazlık mı  diyeceğim, yenilgi, yenilmişlik duygusu mu diyeceğim, kimse ne yapacağını bilmediğinden mi? Tek başına insan ne yapabilir? Evet, biz de bir sürü şey söylüyoruz oradan ama “E Hadi yapalım,” dediğin vakit ne yapacağını insan  hakikaten bilmiyor yani. Tek başına ne yapabilirsiniz? Büyük bir hareket olması gerekiyor velhasıl çok umut kırıcı bir dönem. Biz sahneden umut aşılamaya çalışıyoruz seyircilere; kendimize de umut aşılamaya çalışıyoruz ama maalesef görünen biraz karanlık bir tablo.

Şöyle bir şey düşünelim. Siz, Nâzım Hikmet ve Bertolt Brecht bugün, bu zaman diliminde aynı sofrada oturuyor olsaydınız ilk olarak neyden bahsederdiniz, nelerden konuşurdunuz?

Valla işte bu söylediğim şeylerden konuşurduk herhalde (gülüyor) fakat o kadar tuhaf ki bu söylediğiniz, şimdi bu dillendirdiğimiz eserler sahnede, her ikisinin şiirleri, şarkıları 60-70 yıl önce yazıldıkları halde bugün yazılmış kadar güncel. Biz hiçbir kelimesini değiştirmediğimiz halde onun için onlar sanki çok zamandır aramızda değilmiş de karşımıza çıkmış gibi olmayacak. Aynı şeyleri yaşıyormuşuz gibi oturup “Ya ne olacak bu memleketin hali?” diyeceğiz herhalde birbirimize (gülüyoruz).

İnsan sizin gibi bir şeye bu kadar aşkla bağlı olunca, çok özdeşleşmiş gibisiniz zaten Nâzım Hikmet, şiir, vatan aşkı.. Diğer geri kalan şeylere vakit kaldı mı, kalıyor mu? Başka bir aşka yer oluyor mu insanın hayatında?

Beni sadece tiyatro değil güzel sanatların her dalı çok heyecanlandırıyor; müzik olsun, resim olsun, plastik sanatlar, edebiyat olsun yani her alanda kendimi devamlı şarj etmek zorundayım çünkü hep bir şeyler veriyoruz, veriyoruz, veriyoruz; aküler boşalıyor. Onun için mutlaka yeni, taze kan almak zorundayım diğer sanat alanlarından da. Onun dışında özel hayat soruyorsanız, pek özel hayatım yok bile diyebilirim. Bu işlerle o kadar yoğunum ki, bir de öyle bir programımız var ki, şimdi bütün tiyatrolar öyle oldu artık, evet, iki gün burada oynuyoruz, Kenter Tiyatrosu’nda ama onun dışında meselâ dün Bakırköy’deydik, bir gün evvel Kozyatağı, ondan evvel Kadıköy Halk Eğitim, Caddebostan, Ataköy, Trump Kültür Merkezi; ondan evvel Ankara, İzmir.. Devamlı bir koşturma halindeyiz, hakikaten insan nasıl yetişeceğini şaşıyor. Bir de tabii ileriye dönük yeni projeler, çalışmalar var.

Onu da soracaktım, bu Dostlar Tiyatrosu’nun 50. yılına özel bir proje var mı?

Bizim projeler şöyle oluyor, bir sürü var kafada da, onlar bir yerde doğmayı bekleyen tohumlar gibi diyeceğiz çünkü daha cenin hale de gelmemişler yani, onların içinden bir tanesi birdenbire ön plâna çıkıyor, “Benim sıram geldi,” diyor “Tamam,” diyor. Hepsiyle yavaş yavaş, parça parça ben uğraşıyorum, geliştirmeye çalışıyorum kafamın içinde ama bir tanesi işte böyle öne geldiği zaman, “Tamam, benim zamanım,” diyor, “Artık benle uğraşacaksın, onları bırak, öbürlerini bırak,” diyor. Ben de öbürlerini bir süre geri plâna itip onunla uğraşıyorum. Daha öyle bir aşamaya gelmedik. Var bir şeyler ama söylemek istemiyorum çünkü daha tam çıkmadı ortaya.

Şimdi bunu okuyarak söylemek istiyorum: “Konuşurken bile şiir sanki/ korkunç güzel bir ses tonu/ Süper kır saçlar/ Âşık olunabilir bir adam (kahkaha atıyor) / tehlikeli” böyle bir yorumla başlıyor Ekşi Sözcük’teki sizinle ilgili açılan sayfa ve genelde de insanlar bu tarz yorumlar yapıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz? İnsanlar ses tonunuza, şiir okuyuşunuza vurgun..

Aslında ben normal olarak, fizik olarak pek dikkat çeken bir tip olmadığımı düşünüyorum genel hayatta. Sahnede evet, sahneye çıktığınız vakit bir şey oluyorsunuz ve o belki siz de değilsiniz, başka biri olarak çıkıyorsunuz. O zaman çok daha başka bir imaj olabilir ama normal hayatta, hatta internette gördüyseniz, benim bir metroda yakalanmış bir fotoğrafım var.

Fotoğrafı görmedim de onla ilgili bir yazı gördüm.

Orada ben böyle işte duruyorum, bazen trafikten çok sıkıldığım için arabalara binmiyorum, metroyla rahat gidip gelebiliyorsunuz istediğiniz yere, saati belli. Öyle duruyorum orada, kimse de bana bakmıyormuş, arada öyle bir fotoğraf çekmişler. “Ya,” diyorlar, “Şimdi bunun yerine burada bir televizyon starı olsaydı, bilmem bir müzik, popçu olsaydı kıyamet kopardı herhalde, kimse dönüp bakmıyor bile,” diyorlar. Hakikaten ben de öyle hissediyorum yani bakılacak bir halim olmadığını (gülüyoruz)

Aa hayır, bence oradayken insanlar sizinle ilgili değil zaten kimse kimseye bakmıyor herkes önünde ya telefonla gerçi metroda çekmiyor ama onda da oyun oynuyorlar.

Olsun, oynuyorlar.

Yanındakinin yüzünde bile bakmıyorlar.

Doğru.

Beraber buluştuğu insanın yüzüne bakmıyor ki etrafında kim var ona baksın!

Doğru söylüyorsunuz ama şimdi mesela böyle bir yerde giderken, alışveriş yaparken kuyruğa girmişiz, para ödenecek kasanın önünde falan ben birine “Hanımefendi!” dersem herkes dönüp sese bakıyorlar. Onun için “Hay Allah,” diyorum, “Damgalı eşek gibi affedersiniz, (kahkahalarla gülüyoruz) sesten damgayı yemişim ben. Onun için hafif sesle konuşuyorum dikkat çekmeyeyim diye..

Niye canım bence dikkat çekin. Ne güzel kimse mahrûm kalmasın.

Fakat şimdi seyircilerimizle olan, bir de şu var biliyor musunuz? Meselâ tanıyorlar ama bizim seyirci o öbür televizyoncular gibi değildir ya da popçular gibi değildir, saygılıdır. Öbürleri hemen “abi, bilmem ne” falan diye gelirler yani.. Ben böyle arkadaşlarım var. Hatta ona kendi ismiyle değil, oynağı rollen “Gelsene abi, beraber bir resim çektirelim,” falan.. Bizim seyirci, rahatsız etmeyelim diye böyle gayet naziktir ama meselâ oyundan sonra geliyorlar, “Size bir sarılabilir miyim? İşte benim de çok hoşuma giden bu aslında genç kuşak. Biz bir ara genç kuşağı kaybettiğimizi düşünüyorduk yani..

(Tam da bu sırada Tülay Günal da aramıza katıldı)

Son 7-8 yıldır o kaybettiğimizi düşündüğümüz genç kuşak yeniden bu tiyatroya gelmeye başladı. Onların ilk ilgisini Sivas 93 oyunuyla çektik. Arkasından Marks’ın Dönüşü, işte Aziz Nesin, Brecht, Nâzım Hikmet ve beni en çok heyecanlandıran bu bilgimizi bu ya da bu yazarlara olan aşkımızı onlara aşılayabiliyor olmamız. Bunlar geliyor mesela diyorlar ki “Biz hiç bilmezdik,” diyor; “Ben okuyorum,” diyor, “Hiç o kadar şiiri anlamıyorum, ama siz okuyunca anlıyorum. Şimdi kitabı açtığım vakit kulağımda sizin sesiniz öyle okuyorum, diyor ve ezberlemeye başladım, diyor. İşte mesela onlara bu sevgiyi aşılamak lâzım; Nâzım sevgisini, Brecht sevgisini aşılamak ve onlardan o coşkuyu, oyun sonunda gelip işte beraber fotoğraf çektirelim, bir sarılabilir miyim size derken, gözünüzün içine bakarken o heyecanı duymak çok güzel. O zaman yaptığımız işin bir yararı olduğuna inanıyor insan.

Galiba o duyguyu anladım çünkü öyle bir şey de soracaktım size. Ben sizi ilk defa seneler önce seyrettim ama hangi oyundu hatırlayamıyorum, okul zamanımdı galiba, 20 sene öncesi filan. Bu sefer oyunu seyrettiğimde şimdi o duyguyu hatırlamıyorum, demek ki o zaman öyle bir duygu, benden kaynaklanan olabilir. Şimdi böyle bir şefkatli geldi bana yani.. Hani genelde sizi daha sert anlatır insanlar, sahnede daha keskin. Koşup sarılmak istedim. Demek o insanlar da, belki bilmiyorum müziğin etkisi, belki ortamın etkisi, belki seçilen şiirler.. Dedim ki aslında ne kadar tatlı bir adam keşke gidip sarılsam.

Doğru söylüyorsunuz, yorumlar da yumuşuyor zamanla yani o belli yaşın getirdiği olgunlukla beraber o gençlikteki sertlik, sol şey bir, sıkılmış bir yumruk gibi olan şey daha müşfik, çok güzel söylediniz, bu hoşuma gitti.

Tülay Günal: Daha Nâzım’a yakın sanki...

Genco Erkal: Evet, o da öyle. O da gençliğinde sertti ama yaşlandıkça o memleket hasretiyle yanarak, ülkesine dönemiyor, vatandaşlığını kaybetmiş, sevdiklerini, çocuğunu göremiyor falan yani bambaşka bir olgunluk geliyor belki onu taşıyoruz sahnede olabilir.

Hedwig ve Angry Inch diye bir müzikal var ve sizden bahsediliyor o oyunda.

Evet, ne diyor?

Diyor ki keşke gelip görse..

Oyunda mı bahsediyor?

Çok esprili bir şekilde ele alıyor, aslında çok dramatik bir hikâyeyi anlatıyor da bilmem biliyor musunuz?

Biliyorum.

(Buralarda sahneden bahsettiğim için yazmıyorum, Hedwig ve Angry Inch'i seyretmeniz gerekiyor.)

Aa ne güzel.

....... diyor. Sonra keşke gelse oyunuma deyip Genco Erkal ..........., diyor.

(Çok gülüyor) Düşünsenize, diyor. .............

Baya konuşmuş yani. Geçende birinin eleştirisinde gördüm, Genco Erkal’dan da bahsediyor diye.. İlginç, evet.

Eğer gidecekseniz Yılmaz ile de röportaj yapacağım, öyle söyleyeyim, gelecekmiş, herhangi bir akşam bir yerden çıkabilir.

Evet, duymuş, deyin, gelmek çok istiyorum.

Ben onu Amerika’da göremedim. Orada oynuyordu bu oyun. Gideyim mi, gitmeyeyim mi, dedim; o ara başka bir şey çıktı, göremedim ama şimdi istiyorum. Herkes övgüyle bahsediyor, başarılıymış.

Tülay Günal: Evet, ben de oyunla ilişkili gayet olumlu eleştiriler duyuyorum.

Okuduğunuz okullar Robert Koleji, üstüne psikoloji..

Önce Galatasaray var.

Önce Galatasaray mı var?

Evet, ilkokul Galatasaray; ilk orada Fransızca öğreniyorum. Sonra orta, lise İngilizce öğreniyorum ve Fransa’da devam ediyorum. İlk ana dili gibi bir şeydi. 6 yaşındayken Fransızca öğrendim ve sonra da Fransa’da Fransızca oynadım Nâzım Hikmetler’i falan..

Fransızca şiirler de okuyor musunuz?

Tabii ki..

Hiç öyle kayıtlar var mı?

Tülay Günal: Öyle de oynadık Fransa’da; yarı Türkçe, yarı Fransızca.

Genco Erkal: Evet, Yaşamaya Dair’i öyle oynadık.

Tıklım tıklım oynadık Fransızca Sevdalı Bulut’u. O kadar ilginçti ki Türkiye’de nerede gülüyorlarsa, nerede hüzünleniyorlarsa, nerede alkışlıyorlarsa Paris’te de aynı tepkiler geldi. 

Yabancıların tepkisi nasıl oluyor?

Çok güzeldi. İlk Mehmet Ulusoy ikimizi de bir araya getirdi, Simyacı oyununda yıllar önce.. Paris’te Sevdalı Bulut oynadık baştan sona Fransızca olarak. Orada Fransız seyircinin tepkisi inanılmazdı. Nerede yaşıyor bu şair diyor bir kadın gelmiş bana yaşlı. Dedim, oo öleli 20 yıl oldu. Nasıl olur, diyor, benim halimi anlatıyor, diyor. Şimdiki durumumu anlatıyor. İşte, dedim, dünya şairi olmak böyle bir şey; bugün senin için yazmış gibi bu kadar güncel.

Siz de yazıyor musunuz?

Yok. O kadar ilginçti ki Türkiye’de nerede gülüyorlarsa, nerede hüzünleniyorlarsa, nerede alkışlıyorlarsa Paris’te de aynı tepkiler geldi ve tıklım tıklım oynadık Fransızca Sevdalı Bulut’u.

Psikoloji okumanın bu mesleğe nasıl faydası var?

Çok faydası var.

Şiire bakışınızı nasıl değiştirdi?

Doğrudan doğruya şiir olarak demeyeceğim ama bir kere bizim işimiz insanı tanımak ve o insanı sahnede oynamak, yansıtabilmek, değil mi? İnsanı tanımak deyince psikoloji bir anahtar tabii.. İnsanın bütün davranışlarının nedenlerini ve ne olursa nasıl olur, insan ruhunu anlamak tamamen bizim tiyatronun ana meselesi ama bir de Bir Delinin Hatıra Defteri gibi özellikle bu konu ile ilgili bir oyun olursa da çok daha faydalı. Ben o oyunu ilk çalışırken 1965’te, 22 yıl önce, Bakırköy’de akıl hastanesine gidiyordum. Benim hocalarım orada da hocaydı aynı zamanda. Onlar bana tedavi ettikleri vakaları falan tanıştırdılar işte nasıl davrandıklarına falan filan baktım. Orada psikoloji bilgisi benim için birinci dereceden katkıydı.   

Benim hep aklıma takılan bir şeyi sormak istiyorum. Siz de buna karşıymışsınız. Mayıs Ekim arasında tiyatroları kapatıyorlar ya.. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Mesela bu gruplar yazın da oyunlara devam etseler bu bilet fiyatları düşmez mi?

Düşer mi bilmiyorum ama mesela yurt dışına gidiyorum. Londra’da yaz boyunca tüm tiyatrolar, açık hava tiyatroları da var, Globe gibi, oradaki parkın içindeki bir iki açık hava tiyatrosu.. Açık havada opera yapılıyor. New york öyle, Central Park’ın içinde oyunlar oynanıyor ama kapalı tiyatrolar da bütün yaz boyunca oynuyor. En bize yakın olan Yunanistan’da hemen hemen bütün özel tiyatroların yazlık yeri var ve daha çok yüksek binaların teras katına yazlık yapıyorlar. Aynı oyunu belki yaz için değişik, başka oyun orada oynuyorlar. Bütün yaz boyunca oynuyorlar. Sonra antik tiyatrolarda devamlı oyun oynuyor, festivaller oluyor. Biz ki ta MÖ 2000 yılından beri bu topraklarda tiyatrolar var. İşte Aspendos var, Efes var, Hierapolis var, yüzlerce Açıkhava tiyatrosu var. Hiç kimse bunları kullanalım, tiyatro yapalım, demiyor. Ben de ona üzülüyorum. İşte ben bir rol modeli olayım, önce bu Ali Paşa Han’daki tiyatroyu sonra Mahmut Muhtar Paşa bahçesindeki tiyatroyu yaparak örnek olayım istedim. Herkes gitmiyor yazın tatile, çalışan bir sürü insan var. Akşamları insanlar şöyle açık havada güzel bir mekânda, güzel bir oyun seyretseler mutlu olacaklar, diye düşünüyorum.

Ciddi ve çok özenilerek yapılan sinemaya biraz daha ilgi gösterse şu seyircimiz daha iyi olur diye düşünüyorum. Onları da daha yüreklendireceğiz yeni projeler için, birazcık da ceplerine para girmesi lâzım devam edebilmeleri için..

Sinemada son yıllarda star sineması artık bitti, izleyici artık gerçek senaryoya bakıyor, hatta hakikaten seçilen oyunculara baktığım zaman daha hayatın içinden insanlar görüyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

İki tane sinema var tabii, biri bu dediğiniz gibi çok özenilerek yapılan başka sinema diyebiliriz, sanat sineması diyebiliriz ve maalesef bunlar da hiç seyirci bulamıyor yani masrafını çıkarıyor mu bundan bile emin değilim ama hiç olmazsa yurt dışındaki festivallere de gidiyorlar. Çok ödüller alıyorlar. Takdir görüyorlar, o bakımdan çok iyi. Öbür sinema derseniz, cari sinema; bütünüyle komedi ağırlıklı ve komedinin de ötesinde bence maskaralık halinde, çok iş yapıyorlar, hatta tek iş yapan onlar ama düzey çok düşük çünkü güldürünün kalitelisi çok önemli. Güldürü yapmak çok zor ve ince bir iştir. Bizde maalesef çok kaba, saba şeyler.. Seyirci de ohohoo diye gülüyor, bunlara gidiyor, geliyor. Tamam, bunlar da olsun, olmasın, demiyoruz. Olsun tabii de öbür ciddi ve çok özenilerek yapılan sinemaya biraz daha ilgi gösterse şu seyircimiz daha iyi olur diye düşünüyorum. Onları da daha yüreklendireceğiz yeni projeler için, birazcık da ceplerine para girmesi lâzım devam edebilmeleri için..

Kenter Tiyatrosu'nun son durumu hakkında bilgi verebilir misiniz?

Kenter Tiyatrosunun durumu gördüğünüz gibi. Bildiğim kadarıyla, tiyatro olarak muhafaza edilmek kaydıyla satışa çıkarıldı. Umarım onun değerini bilip anısına sahip çıkacak birilerinin eline geçer. 

Çok teşekkür ediyorum size..

Sahnede bütün ihtişamıyla, güzel sesiyle, oyunculuğuyla bizi kendine hayran bırakan Tülay Günal ile röportajımıza devam ediyoruz.

Genco Bey ile daha önce başka oyunlar da oynadınız ve galiba Yaşamaya Dair de devam ediyor.

Biz ilk defa 98’de “Simyacı”da birlikte oynadık Genco Erkal’la. Ondan 14 yıl sonra “Ben Bertolt Brecht”, hemen akabinde “Yaşamaya Dair”, şimdi de “Güneşin Sofrasında Nâzım ile Brecht”de birlikteyiz. 5 yıldır aralıksız çalışıyoruz.

Nasıl bir araya geldiniz?

Ben o zamanlar Diyarbakır Devlet Tiyatrosundaydım. Işıl Kasapoğlu’nun sahnelediği “12. Gece” oyununda oynuyordum. İstanbul’a turneye gelmiştik. Mehmet Ulusoy izlemiş oyunumuzu. O sırada da Genco Erkal ile “Simyacı” projesi gündemde. Tabii uluslararası bir yönetmen ve onun beğenisi çok önemli. Beni sahnede çok beğendiğini ve birlikte çalışmak istediğini söylemiş. Genco Erkal aradı. “Mehmet Ulusoy seni bir rolde izlemiş, seninle çalışmak istiyor” deyince tabii ben havalara uçtum. Büyük bir şanstı genç yaşta gelen. Profesyonel hayata böyle güzel bir başlangıç yaptım.

Bu oyunda umut veriyorsunuz, oyunun tanıtım yazılarında da o var. Gelen seyirciye baktığınız zaman onlar umutlanarak gidiyor da siz onlara baktığınızda ne hissediyorsunuz?

Biz de çok umutlanıyoruz, çünkü öyle güzel bir seyirci profili var ki, özellikle gençler... Genco Erkal değinmiştir herhalde. Genç seyircileri, özellikle Anadolu’daki seyircileri çok önemsiyoruz. Onları gördüğünüzde daha da umutlanıyorsunuz. Tiyatronuzun etkisini ve gücünü Anadolu’da daha iyi test edebiliyorsunuz. Her yere gitmeye çalışıyoruz. Son zamanlarda maalesef doğuya gidemiyoruz, diğer bölgelerimize, Karadeniz’e, Orta Anadolu’ya gidiyoruz, çok daha fazla insana ulaşmayı hedefliyoruz.

Peki bu üç adamla ilişkiniz nasıl Nâzım Hikmet, Bertolt Brecht ve Genco Erkal ile?

Nasıl denir? Çok masalsı... Üçü de çok saygıdeğer, çok hayranlık duyduğum insanlar; Brecht de, Nâzım da, Genco Erkal da... Biz Brecht’i, Nâzım’ı Genco Erkal ile tanıdık.

 


 

Mesela bugün, bu akşam bu üç adamla aynı sofrada oturuyor olsaydınız ne konuşurdunuz?

Bu aralar yalan söylemeyeyim, biraz moralim bozuk gündemden dolayı... Onlara sorardım, “Geleceği siz nasıl görüyorsunuz?Biz biraz karanlık görmeye başladık. Ne olacağız?” diye. Yine de umudu taşımaya çalışıyoruz. Ben tiyatroyla o umudu yaşatmaya çalışıyorum. Genco Erkal da öyle... Onun tek tutkusu, aşkı tiyatro. Biz tiyatroyla insana ulaşıyoruz. Onlara Nâzım’ı, Brecht’i götürüyoruz. Birlikte sohbet ediyoruz onlarla.

Müziğin bu şiirlere etkisi nedir? Daha çok sevilmesini sağlıyor sanırım. Siz de bu arada yıllardır şarkı söylüyorsunuz sanırım.

Üniversite yıllarında arkadaşlarla kurduğumuz bir grubumuz vardı, daha çok eğlenmek içindi diyelim. Sonrasında aralıklı olarak devam ettim. Ama şarkı söylemek, tiyatro ile birlikte düşündüğüm birşey olmuştur hep.

Bu oyunda sizi en çok etkileyen sahne hangisi?

O kadar çok var ki... Genco Erkal, Nâzım’ın en güzel şiirlerini, ona yapılmış en güzel besteleri; Brecht’in en güzel şiirlerini, şarkılarını büyük bir  özenle seçti ve hepsini çok seviyorum ne yalan söyleyeyim.

Çok güzel ama benim için bir sahne özellikle çok sihirliydi.

Hangisi?

Kar yağan..

Evet... Çok şiirsel bir sahne, değil mi?

Evet, çok güzel. Kenter Tiyatrosu’unda olması da ayrı bir sihir katıyor. Burası çok güzel.

Son olarak da şunu sormak istiyorum. İnternette sizinle ilgili yazılanları okuyor musunuz?

Bazen okuyorum.

Özellikle ekşi sözlükte özellikle güzelliğine övgüler yağıyor.

Teşekkür ediyorum, sağ olsunlar.

Çok güzelmişsiniz yakından da..

Çok teşekkür ederim.

Ben çok teşekkür ediyorum size.

Vinaora Nivo Slider 3.xVinaora Nivo Slider 3.xVinaora Nivo Slider 3.xVinaora Nivo Slider 3.xVinaora Nivo Slider 3.xVinaora Nivo Slider 3.xVinaora Nivo Slider 3.x
Güneşin Sofrasında

Röportaj: HandE Yöremen

Fotoğraf: Sinem Akça

www.kulisonline.com